Bir İnsanın Yokluğu Değil, Size Artık İhtiyaç Duymaması Canınızı Yakabilir
Belki de canımızı yakan onun yokluğu değil, artık bize ihtiyaç duymamasıdır.
Seçimlerin yalnızca bu tarayıcıda saklanır.
Bazı insanları kaybettiğimizde onları özlediğimizi düşünürüz.
Sesini.
Sohbetini.
Birlikte geçirdiğimiz zamanı.
Hayatımızdaki yerini.
Bunların hepsi gerçekten özlenebilir.
Ama bazen insanın içinde bundan daha rahatsız edici bir duygu vardır ve bunu kendimize itiraf etmek kolay değildir:
Belki de canımızı yakan onun yokluğu değil, artık bize ihtiyaç duymamasıdır.
Bir zamanlar sizi arayan insan artık aramıyordur.
Bir karar vermeden önce fikrinizi soran, kendi kararını vermeye başlamıştır.
Bir sorunu olduğunda ilk size gelen, artık başka yollar buluyordur.
“Sensiz yapamam” dediğini düşündüğünüz şeyleri siz olmadan da yapabiliyordur.
Ve belki en zor olanı:
Hayatı sizsiz de devam ediyordur.
İşte tam burada sevgiyle ego birbirine karışabilir.
İnsan yalnızca sevilmek istemez
Sevilmek temel ihtiyaçlarımızdan biri.
Ama ilişkilerde bazen bunun yanına başka bir ihtiyaç ekleniyor:
Önemli olmak.
Hatta bazen daha fazlası:
Vazgeçilmez olmak.
Birinin hayatında özel bir yere sahip olduğumuzu bilmek hoşumuza gider.
Bize danışılması.
Aranmak.
Özlenmek.
Bir sorun olduğunda ilk akla gelen kişi olmak.
“Sen olmasaydın ne yapardım?” cümlesini duymak.
Bütün bunlar bize yalnızca sevildiğimizi değil, gerekli olduğumuzu da hissettirebilir.
Ve gerekli olmak insanın kendisine verdiği değeri besleyebilir.
Sorun da burada başlayabilir.
Çünkü bir süre sonra karşımızdaki insanın bize olan sevgisiyle, bize olan ihtiyacını birbirine karıştırabiliriz.
Oysa bunlar aynı şey değildir.
Bazen birinin güçlenmesi bizi mutlu etmeyebilir
Bir insana zor zamanında destek olduğunuzu düşünün.
Yanında oldunuz.
Dinlediniz.
Yol gösterdiniz.
Belki maddi veya manevi olarak yardım ettiniz.
Zamanla toparlandı.
Kendi kararlarını vermeye başladı.
Eskiden size sorduğu şeyleri artık kendi çözebiliyor.
Normalde bundan memnun olmamız gerekir.
Sonuçta sevdiğimiz bir insan güçlenmiştir.
Ama insan psikolojisi her zaman bu kadar temiz çalışmayabilir.
İçimizde küçük bir rahatsızlık oluşabilir:
“Artık beni eskisi kadar aramıyor.”
“Bana hiçbir şey anlatmıyor.”
“Bensiz de gayet iyi.”
Bu cümlelerin altında her zaman sevgisizlik yoktur.
Bazen rolümüzü kaybetmenin huzursuzluğu vardır.
Çünkü onun hayatındaki “ihtiyaç duyulan kişi” olmaya alışmışızdır.
Karşımızdaki insan güçlenirken bizim ilişkideki önemimizin azaldığını hissedebiliriz.
Ve farkında olmadan onun iyileşmesini isterken, bize ihtiyaç duymaya devam etmesini de isteyebiliriz.
Bu, insanın kendisine itiraf etmesi kolay bir şey değildir.
Yardım etmek ile ihtiyaç duyulmak arasındaki ince çizgi
Birine destek olmak değerlidir.
Ailede.
Arkadaşlıkta.
İlişkide.
İş hayatında.
Ama yardım etmenin içinde görünmez bir beklenti oluşabilir:
“Ben senin yanında oldum.”
Bu cümle bazen yalnızca güzel bir hatıradır.
Bazen de sessiz bir sözleşmeye dönüşür:
“O hâlde hayatında her zaman özel bir yerim olmalı.”
Karşımızdaki insan bu sözleşmeden haberdar bile olmayabilir.
Çünkü sözleşmeyi onunla değil, kendi içimizde yapmışızdır.
Sonra hayat değişir.
İnsanlar büyür.
İhtiyaçlar değişir.
Bir zamanlar destek verdiğimiz kişi kendi ayakları üzerinde durmaya başlar.
Ve biz bunu bağımsızlık olarak değil, uzaklaşma olarak okuyabiliriz.
İşte burada kendimize sormamız gereken zor bir soru vardır:
Ben onun iyi olmasını mı istiyordum, yoksa bana ihtiyaç duyarak iyi olmasını mı?
Ayrılıkların bazıları bu yüzden daha ağır gelir
Bir ilişki bittikten sonra iki insanın hayatı aynı hızda ilerlemez.
Biri uzun süre geçmişe bakarken diğeri yeni bir düzen kurabilir.
Ve bazen en ağır an ayrılık günü değildir.
Aylar sonra karşınızdaki insanın hayatına devam ettiğini gördüğünüz andır.
Gülüyordur.
Yeni insanlar tanıyordur.
Tek başına yapamayacağını düşündüğünüz şeyleri yapıyordur.
Siz olmadan da iyi görünüyordur.
İşte o zaman insanın içinde çok sert bir soru belirir:
“Demek ki bana o kadar da ihtiyacı yokmuş.”
Fakat bu cümleyle başka bir cümleyi birbirine karıştırmamak gerekir:
“Bana ihtiyacı yokmuş.”
ile
“Beni hiç sevmemiş.”
aynı şey değildir.
Bir insan sizi gerçekten sevmiş olabilir.
Hayatında çok önemli bir yeriniz olmuş olabilir.
Sizden çok şey öğrenmiş olabilir.
Ve yine de hayatına siz olmadan devam edebilir.
Aslında sağlıklı olan da budur.
Bir insanın siz olmadan yaşayabilmesi, sizin onun hayatında önemsiz olduğunuzu göstermez.
Bazen özlediğimiz insan değil, eski rolümüzdür
Birini düşündüğünüzde geçmişte nasıl hissettiğinizi de hatırlarsınız.
Aranıyordunuz.
Soruluyordunuz.
Fikriniz önemliydi.
Birinin hayatında belirgin bir yeriniz vardı.
Sonra o ilişki bittiğinde yalnızca kişiyi kaybetmezsiniz.
O kişinin yanında sahip olduğunuz rolü de kaybedersiniz.
Artık “ilk aranan kişi” değilsinizdir.
“En iyi anlayan” değilsinizdir.
“Onsuz yapamam” denilen kişi değilsinizdir.
Belki de özlediğimiz şeylerin bir kısmı tam burada saklıdır.
İnsanı değil, onun hayatındaki eski önemimizi özleyebiliriz.
Bu nedenle bazı ayrılıklardan sonra karşı tarafın mutsuz olduğunu görmek bizi garip biçimde rahatlatabilir.
Çünkü içimizden bir ses:
“Demek ki hâlâ önemsiyorum.”
der.
Ama mutlu olduğunu gördüğümüzde aynı ses rahatsız olur.
Bu her zaman sevginin kanıtı değildir.
Bazen egonun yarasıdır.
“Bensiz yapamaz” düşüncesi neden bu kadar çekici?
Çünkü vazgeçilmezlik güçlü bir güvence verir.
Birinin size ihtiyacı varsa gitmeyeceğini düşünürsünüz.
Size ihtiyaç duyuyorsa yeriniz garanti gibidir.
Bu nedenle bazı ilişkilerde sevgi farkında olmadan bağımlılıkla karışabilir.
Karşımızdaki insanın kendi çevresini kurması, kendi kararlarını vermesi veya bizden bağımsızlaşması tehdit gibi hissedilebilir.
Oysa sevginin daha zor biçimi başka olabilir:
Bir insanın size mecbur olmadığı hâlde sizi seçmesi.
Çünkü ihtiyaç ile seçim arasında büyük bir fark vardır.
Size ihtiyacı olduğu için yanınızda kalan biriyle, size ihtiyacı olmadığı hâlde yanınızda olmayı isteyen biri aynı yerde değildir.
Belki de ilişkilerde aramamız gereken şey vazgeçilmez olmak değil;
özgürce seçilebilir olmaktır.
Ebeveynlikte bile bu duygu ortaya çıkabilir
Bu yalnızca romantik ilişkilerle ilgili değil.
Çocuk büyütürken de benzer bir şey yaşanabilir.
Çocuk küçükken size ihtiyacı vardır.
Elinden tutarsınız.
Sorularını cevaplandırırsınız.
Bir sorun olduğunda size gelir.
Sonra büyür.
Kendi kararlarını vermeye başlar.
Sizin fikrinize katılmadığı zamanlar olur.
Kendi hayatını kurar.
Bir ebeveyn için bunun içinde hem gurur hem de küçük bir kayıp duygusu bulunabilir.
Çünkü yıllarca hayatınızın önemli bir bölümünü birinin size ihtiyaç duyması üzerine kurmuşsunuzdur.
Sonra görevinizin başarısı, paradoksal biçimde, onun size daha az ihtiyaç duymasına dönüşür.
Belki ebeveynliğin en zor taraflarından biri de budur:
Çocuğunuzu size bağımlı tutmak değil, bir gün size ihtiyaç duymadan yaşayabilecek kadar güçlendirmek.
Ve yine de sizi sevmesini ummak.
İş hayatında da vazgeçilmez olmak isteriz
Aynı davranışı işte de görebiliriz.
Bir yönetici her şeyin kendisine sorulmasını isteyebilir.
Onsuz karar alınamaması hoşuna gidebilir.
Bir çalışan yaptığı işi yalnızca kendisinin bildiğini söyleyebilir.
“Ben olmazsam burası yürümez.”
cümlesi insana güç verir.
Ama gerçekten iyi bir sistemin göstergesi bu mudur?
Belki tam tersi.
Bir insanın kurduğu düzen, o insan birkaç gün olmadığında tamamen dağılıyorsa orada vazgeçilmezlik vardır ama güçlü bir yapı olmayabilir.
Bazen iyi liderlik, insanları kendimize daha bağımlı hâle getirmek değil;
biz olmadan da doğru karar verebilecek kadar geliştirmektir.
Bu da egomuz için her zaman kolay değildir.
Çünkü insan yetiştirmek ile kendisini vazgeçilmez kılmak birbirine benzeyebilir.
Sonuçları ise tamamen farklıdır.
Sevgi ile ihtiyaç arasındaki fark
Bir insanın size ihtiyaç duyması kötü değildir.
Hayatın bazı dönemlerinde hepimizin birbirimize ihtiyacı olur.
Hastalıkta.
Kayıpta.
Zor bir kararda.
Maddi sıkıntıda.
Duygusal bir çöküşte.
İnsan olmak biraz da birbirimize yaslanabilmektir.
Fakat ilişkinin değerini yalnızca bu ihtiyaç üzerinden ölçmeye başladığımızda problem çıkabilir.
Çünkü ihtiyaç değişebilir.
İnsan güçlenebilir.
Hayat şartları farklılaşabilir.
Roller değişebilir.
Ve ilişki hâlâ devam edebilir.
Belki daha sağlıklı bir biçimde.
Çünkü artık iki insan birbirine mecbur değildir.
Birbirini seçiyordur.
En rahatsız edici soru
Bir insan hayatınızdan çıktığında kendinize:
“Onu özlüyorum.”
demek çok doğal.
Belki gerçekten özlüyorsunuz.
Ama bazen bir soru daha sormaya değer.
Onu düşündüğünüzde en çok neyi özlüyorsunuz?
Sesini mi?
Karakterini mi?
Birlikte geçirdiğiniz zamanı mı?
Yoksa…
Sizi aramasını mı?
Fikrinizi sormasını mı?
Size ihtiyaç duymasını mı?
Hayatında özel bir yeriniz olduğunu hissettirmesini mi?
Çünkü cevap ikinci tarafa yaklaşıyorsa, belki de özlediğiniz şey yalnızca o insan değildir.
Onun hayatında olduğunuz kişiyi de özlüyorsunuzdur.
Ve bu ayrımı görmek insanı biraz rahatsız edebilir.
Ama kendimizi anlamak zaten her zaman rahatlatıcı değildir.
Bazen sevgi sandığımız şeyin içinde ego vardır.
Bazen özlemin içinde alışkanlık.
Bazen fedakârlığın içinde beklenti.
Bazen de kaybetmenin acısının içinde şu düşünce:
“Artık bana ihtiyacı yok.”
Belki de bu yüzden kendimize sorabileceğimiz en dürüst sorulardan biri şudur:
“Onu mu özlüyorum, yoksa onun hayatında hâlâ önemli olduğumu hissetmeyi mi?”
Çünkü bir insanın size artık ihtiyaç duymaması, sizi hiç sevmediği anlamına gelmez.
Ve belki gerçek sevginin en zor sınavlarından biri şudur:
Size mecbur olmayan bir insanın güçlenmesini, sizden uzaklaşma ihtimali pahasına da olsa isteyebilmek.

Yorumlar yükleniyor…