Hızlandık. Yine de Yetişemedik.
Kazandığınız zaman size kalmıyor. Yeni bir işe ayrılıyor.
Seçimlerin yalnızca bu tarayıcıda saklanır.
Bir işi eskisinden daha kısa sürede bitirdiğinizi düşünün.
Biraz rahatlayacağınızı sanıyorsunuz.
Ama duyduğunuz cümle şu:
“Harika, o zaman şunu da bugün yapabiliriz.”
Kazandığınız zaman size kalmıyor. Yeni bir işe ayrılıyor.
Bir mesaja hemen cevap veriyorsunuz. Sonrakine biraz geç dönünce soruluyor:
“Telefonun elinde değil miydi?”
İşleri hızlandırdıkça beklentiler de hızlanıyor. Bir zamanlar gösterdiğimiz fazladan çaba, giderek bizden beklenen asgari davranışa dönüşebiliyor.
Daha hızlı olmak bizi rahatlatmıyor. Bir sonraki sefer ne kadar hızlı olmamız gerektiğini belirliyor.
Sonra akşam oluyor. Gün boyunca durmamışız.
Ama içimizde aynı his:
“Bugün de yetişemedim.”
Kazandığımız zaman kime gitti?
Bir işin on dakika sürmesiyle, o işi yapan insanın on dakika sonra başka bir şeye hazır olması aynı şey mi?
Bir mesajın saniyeler içinde ulaşması, karşısındaki insanın o saniye cevap vermek zorunda olduğu anlamına mı geliyor?
Teknolojinin sağladığı hızla insandan beklediğimiz hızı birbirine karıştırıyor olabilir miyiz?
Çünkü insan yalnızca işlem yapmıyor.
Düşünüyor. Yoruluyor. Öğreniyor. Kararından şüphe ediyor. Bazen yaşadığı bir şeyi anlamlandırmaya çalışıyor.
Bir dosya anında gönderilebilir. Bir insan her an hazır olamaz.
Fakat birbirimizden bunu beklemeye başladığımızda dinlenmek bile açıklama gerektiren bir davranışa dönüşebiliyor.
“Neden cevap vermedin?”
Oysa insanın o sırada ne yaptığının bir önemi olmayabilir. Belki yalnızca bir süre ulaşılabilir olmak istememiştir.
Toffler’ın anlattığı yalnızca gelecek değildi
Okuduğum kitaplardan biri Alvin Toffler’ın Şok adlı eseri.
İlk kez 1970’te yayımlanan kitapta, kısa bir zaman dilimine sığan çok fazla değişimin insanı zorlaması “gelecek şoku” kavramıyla ele alınıyor. Merkezde yalnızca yenilikler değil, insanın bu değişimlere uyum sağlarken yaşadığı güçlük bulunuyor.
Üstelik Toffler’ın sözünü ettiği değişim yalnızca makinelerle sınırlı değil; kurumları, toplulukları, arkadaşlıkları ve ilişkileri de kapsıyor.
Bu düşünceyi bugüne taşıdığımda kendime şu soruyu soruyorum:
Biz yalnızca daha fazla iş mi yapıyoruz, yoksa nasıl yaşayacağımızı da sürekli yeniden öğrenmeye mi çalışıyoruz?
Bir programı kullanmayı öğrenmek başka; işinizde sizden beklenenlerin değişmesi başka. Yeni bir iletişim aracına alışmak başka; artık herkese her an cevap vermeniz gerektiğini hissetmek başka.
Değişen yalnızca kullandığımız araçlar olmayabilir.
Birbirimizden beklediklerimiz de değişiyor.
Peki, biz kime zaman tanımıyoruz?
Buraya kadar aklımıza bizi sürekli sıkıştıran insanlar gelmiş olabilir.
Şimdi bir de kendi gönderdiğimiz mesajlara bakalım.
“Gördün mü?”
“Dönüş yapar mısın?”
“Neden hâlâ bitmedi?”
Gerçekten acil olanla, bizim hemen olmasını istediğimiz şeyi ayırabiliyor muyuz?
Çalışanımıza yeni bir sistem gösterip ertesi gün kusursuz kullanmasını mı bekliyoruz? Anne-babamız bir uygulamayı tekrar sorduğunda sabırsızlanıyor muyuz? Eşimizin geç cevap vermesini ilgisizlik olarak mı yorumluyoruz?
Kendi yorgunluğumuzun anlaşılmasını isterken, başkasının yavaşlamasını isteksizlik sayabiliriz.
Yetişememekten şikâyet ederken, başkasına yetişmesi için ne kadar zaman veriyoruz?
Geleceğe hazırlanmak, her yeniliğin peşinden koşmak değil
Değişimi yok sayamayız. Öğrenmeye, yöntemlerimizi gözden geçirmeye ve yeni beceriler kazanmaya ihtiyacımız olabilir.
Ama geleceğe hazırlanmayı, karşımıza çıkan her yeniliğe koşmakla karıştırmamalıyız. UNESCO’nun gelecek okuryazarlığı yaklaşımı da tek bir geleceği kesin olarak tahmin etmekten çok, farklı ihtimalleri düşünerek bugünkü kararlarımızı geliştirmeye odaklanıyor.
Benim buradan çıkardığım sonuç şu: Yalnızca hızlanmayı değil, seçmeyi de öğrenmeliyiz.
Neyi gerçekten öğrenmem gerekiyor? Hangi iş bekleyebilir? Bir işi hızlandırınca ortaya çıkan zamanı neden hemen başka bir işle dolduruyorum?
Herkesin çalışma temposunu istediği gibi belirleyemediğini biliyorum. Fakat imkânımız olan yerde kendimize ve başkalarına tanıdığımız zamanı sorgulayabiliriz.
Belki sorun yalnızca hayatın hızlanması değildir.
Hızlanabilen her şeyi, sürekli hızlandırmak zorunda olduğumuzu sanmamızdır.
Çünkü daha hızlı cevap vermek her zaman daha iyi anlamak değildir. Daha çabuk bitirmek her zaman daha iyi yapmak değildir.
Ve bir günün içine daha fazla şey sığdırmak, o güne daha fazla hayat sığdırdığımızı göstermez.
Hayatı kolaylaştırmak için hızlandıysak, neden yavaşladığımızda birbirimize hesap soruyoruz?

Yorumlar yükleniyor…