İnsan Bazen İyileşmek Değil, Haklı Çıkmak İster
Haklı çıkmak ile iyileşmek aynı şey değildir.
Seçimlerin yalnızca bu tarayıcıda saklanır.
Bazı tartışmalar biter.
Konuşma sona erer, insanlar birbirinden uzaklaşır, hayat devam eder.
Ama tartışma zihnimizde bitmez.
Günler sonra aynı konuşmayı yeniden düşünürüz. Söylenen cümleleri hatırlarız. Verebileceğimiz daha iyi cevapları buluruz. Karşımızdaki insanın bir gün gerçeği anlayacağını, yaptığından pişman olacağını veya gelip:
“Sen haklıydın.”
diyeceğini hayal ederiz.
Bazen bunun adına çözüm aramak diyoruz.
Oysa her zaman çözüm aramıyoruz.
Bazen sadece haklılığımızın kabul edilmesini istiyoruz.
Haklı olmak neden bu kadar önemli?
Bir insan bize haksızlık yaptığında yalnızca yaşanan olay canımızı yakmaz.
Yanlış anlaşılmış olmak, değersiz görülmek, suçlanmak veya kendimizi anlatamamış olmak da rahatsız eder.
Bu nedenle bazen olayın kendisinden çok, karşımızdaki insanın olay hakkındaki düşüncesine takılırız.
“Bir gün anlayacak.”
“Gerçeği öğrenecek.”
“Hatasını kabul edecek.”
“Benden özür dileyecek.”
Bu beklentilerin altında anlaşılır bir ihtiyaç vardır:
Yaşadığımız şeyin gerçek olduğunun kabul edilmesini isteriz.
Fakat burada önemli bir sorun ortaya çıkabilir.
Kendi huzurumuzu, başka bir insanın farkındalığına bağlamaya başlarız.
Özür gelirse gerçekten her şey düzelecek mi?
Bazen evet.
Samimi bir özür, bir ilişkinin onarılmasında çok değerlidir.
İnsan yaptığı hatayı kabul ettiğinde, karşısındaki kişinin yaşadığı duyguyu gördüğünü de göstermiş olur.
Ama her özür iyileştirmez.
Hatta bazen yıllardır beklediğiniz cümleyi sonunda duyarsınız:
“Haklıydın.”
Ve şaşırtıcı biçimde içinizde beklediğiniz rahatlama oluşmaz.
Çünkü o cümle geçmişi değiştiremez.
Kaybettiğiniz zamanı geri getirmez.
Söylenen sözü söylenmemiş yapmaz.
Yaşadığınız hayal kırıklığını ortadan kaldırmaz.
İşte insan bazen burada önemli bir gerçekle karşılaşır:
Haklı çıkmak ile iyileşmek aynı şey değildir.
Zihnimizde neden aynı tartışmayı tekrarlarız?
Çünkü zihin yarım kalan meseleleri sevmez.
Özellikle kendimizi savunamadığımızı düşündüğümüz durumlarda olayın farklı ihtimallerini tekrar tekrar kurabiliriz.
“Şunu söyleseydim…”
“Bunu anlatsaydım…”
“Şöyle cevap verseydim…”
Fakat geçmişteki bir konuşmayı zihnimizde yüz kere yeniden yapmak, yüz birinci seferde sonucu değiştirmez.
Bir noktadan sonra düşünmek çözüm üretmekten çıkar.
Aynı duyguyu yeniden yaşamaya dönüşür.
Karşınızdaki insan çoktan hayatına devam etmiş olabilir.
Ama siz onun söylediği bir cümleyi zihninizde her gün yeniden söylüyorsanız, tartışma aslında hâlâ devam ediyordur.
Üstelik artık karşı tarafın orada bulunmasına bile gerek yoktur.
Bazen acımızı bırakmaktan neden korkarız?
Çünkü insanın içinde şöyle bir düşünce oluşabilir:
“Bunu bırakırsam yapılanı kabul etmiş olurum.”
“Artık kızmazsam onu affetmiş olurum.”
“Hayatıma devam edersem sanki hiçbir şey olmamış gibi olacak.”
Bu yüzden öfkeye tutunabiliriz.
Çünkü öfke bazen bize adalet duygusu verir.
Yaşadığımız şeyi unutmadığımızı hissettirir.
Fakat burada çok önemli bir ayrım vardır:
Bir şeyi geride bırakmak, onun doğru olduğunu kabul etmek değildir.
Size yapılan bir haksızlığın haksızlık olduğunu düşünmeye devam edebilirsiniz.
Bir insanı hayatınıza yeniden almak zorunda değilsiniz.
Affetmek zorunda da değilsiniz.
Sınırlarınızı koruyabilirsiniz.
Ama bütün bunları yaparken yaşanan olayın bugünkü ruh hâlinizi yönetmesine son verebilirsiniz.
İyileşmek karşı tarafı beraat ettirmek değildir
Bence bu konuda en çok karıştırılan noktalardan biri bu.
İyileşmeyi bazen karşı tarafı affetmekle eş anlamlı görüyoruz.
Oysa iyileşmek öncelikle sizinle ilgilidir.
Karşınızdaki insanın ne düşündüğünden bağımsız olarak kendi hayatınızın kontrolünü yeniden alabilmektir.
Çünkü başka bir insanın yaptığı yanlış yüzünden yıllarca öfkeli kalmak, ona verilen bir ceza olmayabilir.
Çoğu zaman bedeli siz ödersiniz.
O kişi hayatınızdan çıkmıştır.
Ama zihninizden çıkmamıştır.
Ve farkında olmadan ona hâlâ hayatınızda büyük bir yer vermeye devam edersiniz.
Bazen bir insandan uzaklaşmak kolaydır; onun zihnimizdeki etkisinden uzaklaşmak daha zordur.
Haklılık bazen kimliğimizin parçasına dönüşür
Uzun süren çatışmalarda başka bir şey daha olabilir.
Yaşadığımız olay artık yalnızca geçmişte kalan bir olay değildir.
Kendimizi onun üzerinden tanımlamaya başlayabiliriz.
“Bana bunu yaptılar.”
“Ben haksızlığa uğradım.”
“Ben uyarmıştım.”
“Ben zaten haklıydım.”
Bunların hepsi doğru olabilir.
Ama insanın hayatı yalnızca başına gelen haksızlıklardan oluşmaz.
Bir noktadan sonra şu soruyu sormak gerekir:
Haklı olduğumu kanıtlamaya çalışırken, hayatımın ne kadarını bu olayın etrafında tutuyorum?
Çünkü haklılığımızı korumaya çalışırken huzurumuzu kaybedebiliriz.
Bazı insanların sizi anlamayacağını kabul etmek
Belki de yetişkinliğin zor taraflarından biri budur.
Her insan sizi anlamayacak.
Her haksızlık kabul edilmeyecek.
Her özür gelmeyecek.
Bazı insanlar yıllar sonra bile kendi hikâyelerinde sizi suçlu görmeye devam edecek.
Ve bazen bunu değiştiremeyeceksiniz.
İnsanın özgürleştiği yer belki de tam burasıdır:
Herkesin zihnindeki hikâyeyi düzeltmek zorunda olmadığını fark ettiği yer.
Sizin gerçeğinizin var olabilmesi için herkesin onu kabul etmesi gerekmez.
Soruyu değiştirmek gerekiyor
Bir çatışmanın içinde sürekli:
“Kim haklı?”
diye sorarsak cevabın peşinde yıllarca koşabiliriz.
Bazen gerçekten haklı olduğumuzu da görürüz.
Ama hayatın devam etmesi için başka bir soru daha önemlidir:
“Ben bunu daha ne kadar taşımak istiyorum?”
Çünkü bazı yükler haklı olduğumuz için hafiflemez.
Onları bırakmaya karar verdiğimiz için hafifler.
İyileşmek, geçmişi inkâr etmek değildir.
Unutmak değildir.
Karşınızdakini haklı çıkarmak hiç değildir.
İyileşmek, geçmişte başka birinin yaptığı şeyin bugünkü hayatınız üzerinde ne kadar söz sahibi olacağına artık sizin karar vermenizdir.
Belki de bu nedenle bazı meselelerde kazanılması gereken son tartışma, karşımızdaki insanla yaptığımız tartışma değildir.
Kendi zihnimizde hâlâ devam ettirdiğimiz tartışmadır.

Yorumlar yükleniyor…