Kırıldığını Söyledin, Suçlu Oldun
Sizi inciten birine ne hissettiğinizi anlatmaya gidip, konuşmanın sonunda onu teselli ederken buldunuz mu hiç kendinizi?
Seçimlerin yalnızca bu tarayıcıda saklanır.
Sizi inciten birine ne hissettiğinizi anlatmaya gidip, konuşmanın sonunda onu teselli ederken buldunuz mu hiç kendinizi?
Aslında söylemek istediğiniz çok basittir:
“Yaptığın şey beni kırdı.”
Kavga çıkarmak istemiyorsunuzdur.
Karşınızdaki insanı kötü biri ilan etmiyorsunuzdur.
Sadece yaşadığınız bir şeyi anlatmak istiyorsunuzdur.
Ama beklemediğiniz bir cevap gelir:
“Beni gerçekten böyle biri mi sanıyorsun?”
“Ben senin için neler yaptım…”
“Demek gözünde hiçbir değerim yok.”
“Sen de bana şunları yaptın.”
Ve birkaç dakika içinde konuşmanın yönü tamamen değişir.
Artık sizin neden kırıldığınızı konuşmuyorsunuzdur.
Karşınızdaki insanın, sizin kırıldığınızı duymaktan neden kırıldığını konuşuyorsunuzdur.
Sonra kendinizi açıklamaya başlarsınız.
“Ben sana kötü birisin demedim.”
“Niyetinin kötü olduğunu söylemiyorum.”
“Yanlış anladın.”
“Ben sadece nasıl hissettiğimi anlatmaya çalışıyorum.”
Bir süre sonra daha da ileri gidersiniz.
Onu rahatlatırsınız.
Niyetinden şüphe etmediğinizi söylersiniz.
Belki sonunda kendi kırgınlığınızı bile küçültürsünüz:
“Boş ver.”
“Çok önemli değil.”
“Ben biraz fazla alındım herhalde.”
Ve konuşma bittiğinde garip bir şey olmuştur:
İncinen sizsinizdir.
Ama gönül alan da siz olmuşsunuzdur.
“Beni kırdın” demek, “Sen kötü bir insansın” demek değildir
İnsanların zorlandığı ayrımlardan biri bu olabilir.
Davranışımız eleştirildiğinde bazen bunu doğrudan karakterimize yönelik bir saldırı gibi algılarız.
Birisi:
“Bu davranışın beni kırdı.”
der.
Biz ise:
“Sen kötü bir insansın.”
diye duyarız.
Oysa ikisi aynı şey değildir.
İyi bir insan da karşısındakini kırabilir.
Seven bir insan hata yapabilir.
Niyeti güzel olan biri kötü bir sonuç yaratabilir.
Birini kırmış olmak, bütün kişiliğimiz hakkında verilmiş nihai bir hüküm değildir.
Fakat bunu ayıramadığımızda konuşmanın merkezi karşı tarafın yaşadığı duygudan çıkar, bizim kendimizi savunma ihtiyacımıza geçer.
Artık:
“Ne yaşadın?”
diye sormayız.
“Ben öyle biri değilim.”
demeye başlarız.
Belki gerçekten öyle biri değilizdir.
Ama karşımızdaki insan zaten bunu tartışmıyordur.
Bazen siz niyetinizi savunurken, karşınızdaki insan yalnızca yaşadığı etkiyi anlatmaya çalışıyordur.
Niyet ile etki aynı şey değildir
“Ben kötü niyetle yapmadım.”
Bu cümle çoğu zaman doğrudur.
İnsanların önemli bir kısmı sevdiği insanları bilinçli olarak incitmek istemez.
Ama iyi niyet, ortaya çıkan sonucu otomatik olarak değiştirmez.
Birine yardım etmek isterken onu değersiz hissettirebilirsiniz.
Korumaya çalışırken kontrol edebilirsiniz.
Şaka yaptığınızı düşünürken hassas olduğu bir yerden incitebilirsiniz.
Doğruyu söylediğinizi düşünürken bunu yanlış bir biçimde söyleyebilirsiniz.
Buradaki mesele niyeti önemsiz görmek değildir.
Niyet önemlidir.
Fakat niyet, etkinin yerine geçmez.
Sağlıklı bir konuşmada ikisi aynı anda var olabilir:
“Bunu seni kırmak için yapmadım.”
ve
“Buna rağmen seni kırdığımı anlıyorum.”
Bu iki cümle birbirinin düşmanı değildir.
Tam tersine, birlikte kurulabildiğinde gerçek bir iletişim başlar.
Savunmaya geçmek insani bir tepkidir
Burada her savunmayı manipülasyon olarak adlandırmak doğru olmaz.
İnsan eleştirildiğinde kendisini savunmak isteyebilir.
Yanlış anlaşılmak can sıkıcıdır.
Özellikle sevdiğimiz bir insanın bizi kötü niyetli gördüğünü düşündüğümüzde hemen açıklama yapma ihtiyacı duyabiliriz.
Bu son derece insani.
Sorun savunmaya geçmemiz değil.
Savunmamızın, karşımızdaki insanın duygusunu tamamen ortadan kaldırmasıdır.
Her kırgınlık konuşmasında aynı şey oluyorsa…
Her seferinde konu sizin niyetinize geliyorsa…
Her seferinde geçmişte yaptığınız iyilikler masaya çıkıyorsa…
Her seferinde karşı taraf sonunda sizi rahatlatmak zorunda kalıyorsa…
Orada artık yalnızca anlık bir savunmadan söz etmiyor olabiliriz.
Bir iletişim biçimi oluşmuş olabilir.
Bir süre sonra insan susmayı öğrenir
Bence meselenin en ağır tarafı burada başlıyor.
Bir insan kırgınlığını anlattığında sürekli kendisini savunmak zorunda kalıyorsa, zamanla başka bir şey öğrenebilir:
Anlatmamayı.
Çünkü artık konuşmanın sonucunu tahmin ediyordur.
“Bunu söylersem yine yanlış anlayacak.”
“Yine tartışma çıkacak.”
“Yine ben suçlu olacağım.”
“Boş ver.”
Ve dışarıdan bakıldığında ilişki daha sakin görünmeye başlayabilir.
Eskisi kadar tartışma yoktur.
Şikâyet azalmıştır.
Karşı taraf artık bazı şeyleri söylemiyordur.
Bu her zaman sorunların çözüldüğü anlamına gelmez.
Bazen sadece bir insanın anlatmaktan vazgeçtiği anlamına gelir.
Sessizlik her zaman huzur değildir.
Bazen insan konuşmanın bir işe yaramadığına karar vermiştir.
Geçmişte yaptığımız iyilikler neden masaya gelir?
“Ben senin için neler yaptım…”
Bu cümle özellikle dikkat çekici.
Çünkü bugünkü davranışımız konuşulurken geçmişte yaptığımız iyilikleri ortaya koyuyoruz.
Elbette ilişkilerin bir geçmişi vardır.
İnsanların birbirlerine yaptıkları iyilikler değerlidir.
Ama geçmişte iyi davranmış olmak, bugün yaptığımız bir hatayı konuşulamaz hâle getirmez.
Bir insan size yıllarca destek olmuş olabilir ve bugün sizi kırabilir.
Bir ebeveyn çocuğu için büyük fedakârlıklar yapmış olabilir ve bazı davranışlarında yine de yanlış yapabilir.
Bir eş yıllarca yanınızda durmuş olabilir ve bir konuda sizi incitebilir.
İnsan tek bir davranıştan ibaret değildir.
Tam da bu nedenle:
Geçmişte yaptığımız iyilikleri, bugünkü yanlışımızın savunma avukatı yapmamak gerekir.
“Senin için bunları yaptım.”
cümlesi,
“Dolayısıyla seni kıramam.”
anlamına gelmez.
Bazen konu tersine çevrilir
Bir kırgınlık konuşmasının sağlıksız hâle geldiğini anlamanın yollarından biri, konuşmanın sonunda kimin neyi açıklamak zorunda kaldığına bakmaktır.
Siz:
“Buna kırıldım.”
diyerek başladınız.
On dakika sonra:
“Ben seni suçlamıyorum.”
“Senin kötü biri olduğunu düşünmüyorum.”
“Ben seni seviyorum.”
“Ben de hatalar yaptım.”
demeye başladıysanız, konuşmanın yönü değişmiş olabilir.
Bu noktada asıl mesele kaybolur.
Karşı tarafın davranışı artık konuşulmaz.
Sizin onu dile getirme biçiminiz konuşulur.
Ses tonunuz.
Zamanlamanız.
Kullandığınız kelime.
Geçmişte yaptığınız başka bir hata.
Bunların bazıları gerçekten tartışmaya değer olabilir.
Ama hepsi bir anda asıl konunun önüne geçtiğinde, insan kendisini tuhaf bir yerde bulur:
Kendi kırgınlığını anlatabilmek için önce kırılmaya hakkı olduğunu kanıtlamaya çalışırken.
Duygular mahkeme değildir
Bir insanın kırıldığını söylemesi, mutlaka sizin suçlu olduğunuz anlamına gelmez.
Bu ayrım da önemli.
Karşınızdaki insan bir şeyi farklı anlamış olabilir.
Sizin hiç kastetmediğiniz bir anlam çıkarmış olabilir.
Hatta bazı durumlarda tepkisini orantısız bulabilirsiniz.
Ama ilk anda yapılabilecek şey hemen hüküm vermek değildir.
Önce anlamaktır.
“Tam olarak ne seni kırdı?”
“Bunu nasıl yaşadın?”
“Benim söylediğim sende nasıl bir anlam oluşturdu?”
Bu sorular:
“Sen haklısın, ben haksızım.”
demek değildir.
Sadece karşınızdaki insanın deneyimine birkaç dakika yer açmaktır.
Çünkü ilişkiler mahkeme değildir.
Her konuşmanın sonunda bir suçlu ve bir masum çıkmak zorunda değildir.
Bazen iki insan aynı olayı farklı yaşayabilir.
Ve ikisinin yaşadığı duygu da gerçek olabilir.
Dinlemek, kabul etmek değildir
Bence birçok tartışmayı zorlaştıran yanlışlardan biri de bu.
Karşımızdakini dinlersek onun bütün söylediklerini kabul etmiş olacağımızı düşünüyoruz.
Oysa dinlemek teslim olmak değildir.
Bir insanı anlamaya çalışmak:
“Sen tamamen haklısın.”
demek değildir.
Sadece:
“Senin tarafından bakıldığında bunun nasıl göründüğünü anlamaya çalışıyorum.”
demektir.
Bunu yapabildiğimizde savunmamız da daha anlamlı hâle gelir.
Önce dinleriz.
Sonra kendi niyetimizi anlatırız.
Gerekirse aynı fikirde olmadığımız yeri söyleriz.
Ama karşı tarafın duygusunu daha cümlesini bitirmeden geçersiz ilan etmeyiz.
Peki ya bunu yapan bizsek?
Bu tür yazıları okurken tehlikeli bir kolaylık var.
Hemen hayatımızdaki insanları düşünürüz.
“Tam olarak bunu yapıyor.”
“Bunu ona göndermeliyim.”
“Beni hiç dinlemiyor.”
Belki haklıyız.
Ama bizim yazılarımızdaki asıl soru her zaman biraz daha rahatsız edici olmalı:
Peki ya bunu yapan bizsek?
Birisi bize kırıldığını söylediğinde ilk refleksimiz ne?
“Ben öyle demek istemedim.”
mi?
“Sen de şunu yaptın.”
mı?
“Çok abartıyorsun.”
mu?
“Bunca yaptığım şeyden sonra buna mı takıldın?”
mı?
Yoksa birkaç dakika kendi savunmamızı susturup:
“Anlat. Seni anlamak istiyorum.”
diyebiliyor muyuz?
İnsanın kendisini iyi niyetli görmesi kolaydır.
Zor olan, iyi niyetimizin karşı tarafta her zaman iyi bir sonuç yaratmadığını kabul edebilmektir.
Belki de en önemli cümle
Birisi size kırıldığını anlattığında hemen özür dilemek zorunda değilsiniz.
Hemen haklı olduğunu kabul etmek zorunda da değilsiniz.
Ama belki önce tek bir cümle kurabilirsiniz:
“Niyetimi anlatmadan önce, sende ne bıraktığını anlamak istiyorum.”
Bazen insanın ihtiyacı tam olarak budur.
Haklı ilan edilmek değil.
Karşısındaki kişinin kötü biri olduğunu kanıtlamak hiç değil.
Sadece yaşadığı duygunun görülmesi.
Çünkü bir ilişkide sürekli kendimizi anlatıyor ama karşımızdakini hiç duymuyorsak, iki kişi konuşuyor olabilir.
Ama ortada gerçek bir konuşma olmayabilir.
Ve belki bugün kendimize soracağımız soru başkasına değil, doğrudan bize dönmeli:
Birisi bize kırıldığını söylediğinde onu anlamaya mı çalışıyoruz, yoksa bunu söylediğine pişman mı ediyoruz?

Yorumlar yükleniyor…