Adam Olmayı Bir Koltuğa Bağladık.
Çocuğun geleceğini kuran emek, çocuğa kaçması gereken gelecek olarak anlatılıyor.
Seçimlerin yalnızca bu tarayıcıda saklanır.
Bir insan çocuğunu elleriyle kazandığı parayla okutuyor.
Sonra ona şöyle diyor:
“Oku ki benim gibi çalışmak zorunda kalma.”
Çocuğun geleceğini kuran emek, çocuğa kaçması gereken gelecek olarak anlatılıyor.
Elbette o anne veya baba çocuğunun daha az yorulmasını, daha güvenli çalışmasını, emeğinin karşılığını almasını istiyor.
Ama kuşaktan kuşağa taşıdığımız bu öğüdün içinde, niyetimizden farklı bir mesaj da olabilir:
“Bu işi yapanlara ihtiyacımız var. Ama sen onlardan biri olma.”
Çalışmayı değil, çalıştırmayı mı başarı saydık?
İki insan düşünün.
Biri yıllar içinde mesleğinde ustalaşıyor. Daha zor sorunları çözüyor, bilgisini geliştiriyor, yeni insanlara iş öğretiyor.
Diğeri yönetici oluyor.
İkincisinin yükseldiğini hemen görüyoruz. Odası değişti, unvanı değişti, karar yetkisi arttı.
Birincisine ise bazen aynı soruyu soruyoruz:
“Sen hâlâ aynı işi mi yapıyorsun?”
Oysa aynı işi, artık aynı şekilde yapmıyor.
Bilgisi artmış. Yetkinliği gelişmiş. Başkalarının çözemediği yerde çözüm üretiyor.
Ama bizim başarı tarifimize girebilmesi için sanki yaptığı işi bırakması gerekiyor.
İşinde ustalaşmasını ilerleme saymıyoruz; o işi başkasına yaptırabilmesini yükselmek sayıyoruz.
Mesele yönetmekte değil. Yönetmek de bilgi, emek ve sorumluluk ister.
Mesele, saygınlığı yalnızca yöneten tarafa vermekte.
Elleri görüp bilgiyi kaçırıyoruz
Bir usta arızayı buluyor.
Biz söktüğü parçayı görüyoruz. O parçayı neden söktüğünü anlamasını sağlayan yılları değil.
Son müdahale birkaç dakika sürüyor. Ama o birkaç dakikayı mümkün kılan öğrenme, deneyim ve dikkat gözümüzün önünde değil.
Sonra yaptığı işi “el işi” diye tarif ediyoruz.
Sanki elin çalıştığı yerde akıl çalışmıyormuş gibi.
Yaşadıkça’da anlattığım çalışma hayatımda bunun tersini gördüm. Bir konuda yetkili olabilirdim; ama kararın nasıl uygulanacağını ustalardan öğrenmem gerekebilirdi. İşin başında bulunmakla işi bilmek aynı şey değildi.
Benim karar yetkim, onların bilgisini gereksiz kılmıyordu.
Bir masaya oturmak da o masanın dışında çalışan insanların bilgisini küçültmez.
Gençlere gösterdiğimiz geleceğe bakmak
Bir gencin masa başı iş istediğini duyunca kolayca hüküm verebiliyoruz:
“Kimse çalışmak istemiyor.”
Peki ona yıllarca başarının resmini nasıl çizdik?
Daha az yorulacağı, daha çok saygı göreceği, sözünün dinleneceği yer olarak hep aynı masayı gösterdiysek, şimdi neden o masayı istemesine şaşırıyoruz?
Üstelik burada yalnızca ailelerin kullandığı dili konuşmak yetmez.
İşveren olarak da kendimize bakalım.
Bir insanın daha iyi kazanması, söz sahibi olması ve mesleğinde ilerlemesi için mutlaka yöneticiliğe geçmesi mi gerekiyor?
Sahada kalan bir ustaya nasıl bir gelecek sunuyoruz?
Ustalığı sözle yüceltip, bütün ilerleme imkânlarını masa başına koyuyorsak, gençlere verdiğimiz asıl mesaj konuşmalarımız değil, kurduğumuz düzendir.
Daha iyi şartlar istemek başka, kendini üstün görmek başka
Kimse ağır çalışma koşullarını sevmek zorunda değil.
Bedensel emeği överek düşük ücreti, güvencesizliği veya yıpranmayı kabul edilebilir gösteremeyiz.
Çocuğumuzun bunları yaşamamasını istemek son derece anlaşılır.
Ama çözüm, o işi yapan insanları başarısız saymak değil; yaptıkları işle iyi bir hayat kurabilmelerini önemsemek.
Eğitimi de bu yüzden savunmalıyız.
İnsan daha çok öğrensin, seçenekleri çoğalsın, yaptığı işi daha iyi anlasın diye.
Bazı insanlara yukarıdan bakabileceği bir koltuğa ulaşsın diye değil.
Belki çocuklarımıza verdiğimiz öğüdün değişmesi gerekiyor:
“Oku ki bu işleri yapmak zorunda kalma” yerine…
“Oku, öğren. Hangi işi yaparsan yap, hakkını ver. Başkasının verdiği hakkı da gör.”
Çünkü masa başına geçmek, bir insanın hayatında yükselmek olabilir.
Masayı yapan insana yukarıdan bakmak ise değildir.

Yorumlar yükleniyor…