Kendine Zaman Ayıramamak Ne Zamandan Beri Başarı Oldu?
Bütün bu yoğunluğun sonunda nasıl bir hayat kalıyor?
Seçimlerin yalnızca bu tarayıcıda saklanır.
“Ne zamandır görüşemiyoruz.”
“Sorma, çok yoğunum. Başımı kaşıyacak vaktim yok.”
“Maşallah, işler iyi o zaman.”
Dikkat ettiniz mi?
Bir insan, kendisine ayıracak zamanı kalmadığını söyledi.
Karşısındaki bunu iyi haber olarak karşıladı.
Kimse mutlu olup olmadığını sormadı. Sağlığı nasıl, ailesini görebiliyor mu, yaptığı işten memnun mu?
Bunların hiçbirini konuşmadık.
Vaktinin kalmamasını, hayatının yolunda gittiğine işaret saydık.
Peki insanın kendisine zaman ayıramaması ne zamandan beri başarı oldu?
Artık ne kadar kazandığımızı değil, ne kadar yetişemediğimizi anlatıyoruz.
Bir dönem insanlar sahip oldukları şeylerle övünürdü.
Evleriyle, arabalarıyla, gittikleri yerlerle…
Bugün bunlara bir yenisini ekledik:
Zamansızlık.
“Sabah yedide çıktım, gece eve girdim.”
“Telefonum hiç susmuyor.”
“Bir haftadır doğru düzgün oturamadım.”
Bu cümleleri bazen gerçekten yorulduğumuz için kuruyoruz. Bazen de farkında olmadan, ne kadar ihtiyaç duyulan biri olduğumuzu anlatmak için.
Çünkü yoğun olmak, bazı ortamlarda çalışkanlıktan daha fazlasını ifade ediyor.
Aranan, beklenen, vazgeçilemeyen biri olduğumuz düşüncesini taşıyor.
Acaba artık önemli olduğumuzu anlatmak için yaptığımız işleri değil, kendimize ne kadar az zaman kaldığını mı gösteriyoruz?
Çok meşgul olmak neden saygınlık kazandırıyor?
Silvia Bellezza, Neeru Paharia ve Anat Keinan'ın 2017 yılında Journal of Consumer Research dergisinde yayımlanan araştırması, meşguliyetin bir statü işaretine nasıl dönüşebildiğini inceliyor.
Araştırmacılar, özellikle Amerikan kültürel bağlamında, yoğun çalışan insanların daha yetkin, daha hırslı ve iş hayatında daha fazla talep gören kişiler olarak algılanabildiğini gösteriyor.
Yani bazen birinin ne başardığını bilmeden, yalnızca ne kadar yoğun olduğunu duyarak onun hakkında olumlu bir izlenim edinebiliyoruz.
Ama burada önemli bir ayrıntı var: Bu algı her toplumda ve her koşulda aynı değil.
Asıl düşündürücü olan, bizim gündelik hayatımızda bu düşüncenin ne kadar yer tuttuğu.
Bir arkadaşımız “Bu hafta oldukça rahatım” dediğinde ne düşünüyoruz?
Peki “Üç haftadır boş bir dakikam yok” dediğinde?
Hangisini daha başarılı, daha çok aranan, daha önemli biri olarak hayal ediyoruz?
Yorgunluk herkes için aynı anlama gelmiyor.
Burada kolayca gözden kaçırabileceğimiz bir adaletsizlik var.
Bir yöneticinin dolu takvimi, ne kadar önemli olduğunun göstergesi sayılabiliyor.
Ama geçinebilmek için iki işte çalışan bir insanın yoğunluğu çoğu zaman kimsenin dikkatini çekmiyor.
Birinin zamansızlığına hayranlık duyarken, diğerinin zamansızlığını hayatın olağan bir parçası kabul edebiliyoruz.
Oysa ikisi de yoruluyor.
Eyyüp Akyüz'ün 2026 yılında yayımlanan Gösterişçi Meşguliyet: Geç Kapitalizmde Zaman Yoksunluğu ve Statü İnşası başlıklı makalesi, tam da bu sınıfsal farklılığı tartışıyor.
Bu nedenle her yoğun insana “Önemli görünmeye çalışıyorsun” demek haksızlık olur.
Kiminin yoğunluğu tercih, kimininki sorumluluk, kimininki geçim zorunluluğu.
Bir insanın yorulmaya mecbur olmasıyla, yorgunluğunu itibar göstergesine dönüştürmesi aynı şey değil.
Peki biz neden durduğumuzda huzursuz oluyoruz?
Bazen bütün işlerimizi bitirmiş olsak bile kendimizi rahat hissedemiyoruz.
Telefonu kontrol ediyoruz. Yeni bir işle ilgileniyoruz. Yarın yapabileceğimiz şeyleri bugüne çekiyoruz.
Belki gerçekten yapılacak çok iş var.
Ama bazen de durduğumuzda, değerimizi neyle ölçeceğimizi bilemiyoruz.
Çünkü yıllarca kendimizi çalışkanlığımızla, sorumluluklarımızla, çözdüğümüz sorunlarla tanımlamış olabiliriz.
Bunlar kıymetli özellikler.
Fakat bütün değerimizi bunların üzerine kurduğumuzda, çalışmadığımız saatler sanki hayatımızın eksik saatlerine dönüşüyor.
Bir akşam hiçbir şey yetiştirmeden oturmak, bazen bize dinlenmekten çok zaman kaybetmek gibi gelebiliyor.
Oysa dinlenmek, hayatın dışında geçirilen bir zaman değil. Hayatın kendisinin bir parçası.
Bir de geride kalanlara bakalım.
“Çok yoğunum” derken ertelenen bir kahve var.
Cevap veremediğimiz bir arkadaşımız, birlikte zaman geçiremediğimiz ailemiz, sürekli başka bir güne bıraktığımız isteklerimiz var.
Elbette her davete yetişemeyiz. Herkese her zaman vakit ayıramayız.
Fakat hayatımızdaki bütün insanlara ayırdığımız zamanın sürekli azalmasını, hiç sorgulamadan başarı diye adlandırmalı mıyız?
Bir gün işler hafiflediğinde, telefon daha az çaldığında, takvimimizde boşluklar oluştuğunda ne hissedeceğiz?
Rahatlama mı?
Yoksa artık eskisi kadar önemli olmadığımız korkusu mu?
Belki de kendimize sormamız gereken soru, gün içinde kaç saat çalıştığımızdan önce şudur:
Bütün bu yoğunluğun sonunda nasıl bir hayat kalıyor?
Çalışmak, üretmek, bir işe yarıyor olmak güzel.
Ama bir insanın değeri, kendisine ne kadar az zaman ayırabildiğiyle ölçülmemeli.
Çünkü hayatımızı dolduran her şey, hayatımıza değer katmıyor olabilir.
Ve belki de en acı tarafı şu:
Bir gün kimse bizi aramadığında, bütün vaktimiz bize kaldığında, o zamanı nasıl yaşayacağımızı unutmuş olabiliriz.

Yorumlar yükleniyor…