← Yazılara dön
KENDINI ANLAMAK & HAYAT

Sürekli Meşgul Olmak, Kendinden Kaçmanın En Saygın Yoludur

İnsan kendisinden kaçarken bile başarılı görünebilir. Bazen insan sorununu çözmez; onu duyamayacağı kadar gürültü çıkarır.

Okuma köşem ↗

Seçimlerin yalnızca bu tarayıcıda saklanır.

İnsan kendisinden kaçarken bile başarılı görünebilir.

Sabah erkenden kalkar.

Çalışır.

Toplantıdan toplantıya koşar.

Telefonu hiç susmaz.

Akşam arkadaşlarıyla buluşur.

Hafta sonunu haftalar öncesinden doldurur.

Bir seyahatten dönerken diğerini planlar.

Boş kaldığında telefonuna uzanır.

Dışarıdan baktığınızda hayatında hiçbir boşluk yoktur.

Hatta çoğu insan onun için aynı şeyi söyler:

“Hayatı dolu dolu yaşıyor.”

Belki gerçekten öyledir.

Ama bazen insanın hayatında hiç boşluk bırakmamasının nedeni, hayatı çok sevmesi değildir.

Boşluk kaldığında kendisiyle karşılaşacak olmasıdır.

İnsan kendisinden kaçmak için uzaklara gitmek zorunda değildir

Kaçmak kelimesini duyduğumuzda aklımıza genellikle kötü şeyler gelir.

Alkol.

Kumar.

Kontrolsüz alışveriş.

Saatlerce sosyal medya.

İnsanın sorunlarından uzaklaşmak için yaptığı ve dışarıdan da kolayca fark edilen davranışlar…

Fakat kaçışın her türü bu kadar kolay tanınmaz.

Bazıları toplum tarafından alkışlanır.

Çok çalışmak gibi.

Sürekli üretmek gibi.

Her akşam başka insanlarla görüşmek gibi.

Her dakikayı değerlendirmek gibi.

İnsan kendisini o kadar yoğun bir hayatın içine sokabilir ki düşünmeye vakti kalmaz.

Ve tam da bu nedenle yaptığı şey ona iyi geliyor olabilir.

Çünkü düşünmediği sürece bazı soruların cevabını vermek zorunda değildir.

Bazen insan sorununu çözmez; onu duyamayacağı kadar gürültü çıkarır.

Çünkü durmak bazen rahatsız edicidir

Bir gününüzü düşünün.

Sabah uyandığınız anda telefona bakıyorsunuz.

Yolda müzik veya podcast.

İşte mesajlar, telefonlar, toplantılar.

Yemekte ekran.

Eve dönerken yine telefon.

Akşam televizyon, sosyal medya veya başka bir program.

Sonra uyku.

Ertesi sabah aynı döngü.

Bütün gün boyunca yüzlerce ses duymuş olabilirsiniz.

Ama kendi sesinizi hiç duymamış olabilirsiniz.

Çünkü insan sessiz kaldığında zihninde başka şeyler belirir.

“Ben gerçekten mutlu muyum?”

“Bu ilişkiyi gerçekten istiyor muyum?”

“Bu kadar çalışmamın sebebi ne?”

“Hayatım neden böyle oldu?”

“Ben ne zamandır kendim için bir şey yapmıyorum?”

“Bu insanı gerçekten affettim mi?”

“Başarılı olmaya mı çalışıyorum, yoksa yetersiz hissetmemek için mi?”

Bunlar kolay sorular değildir.

Telefonu açmak daha kolaydır.

Yeni bir iş bulmak daha kolaydır.

Bir arkadaşınızı aramak daha kolaydır.

Yeni bir hedef belirlemek bile bazen cevap vermekten daha kolaydır.

Bu nedenle insan bazen meşguliyeti sevmez.

Meşguliyetin kendisini düşünmekten kurtarmasını sever.

Ben de hareketi hayat sanmıştım

Bunu yalnızca dışarıdan gözlemlediğim için söylemiyorum.

Kendi hayatımda da yaşadım.

Bir dönem sık sık dışarı çıkıyordum.

Geceler hareketliydi.

Sürekli bir şeyler oluyordu.

İnsanlar vardı.

Eğlence vardı.

Yeni bir planın arkasından başka bir plan geliyordu.

O zaman bütün bunları hayatı dolu dolu yaşamak olarak görüyordum.

Bugün geriye baktığımda ise başka bir ayrım görüyorum:

Bir hayatın hareketli olmasıyla insana iyi gelmesi aynı şey değil.

O günlerin tamamını kötü ilan etmiyorum.

Güldüğüm zamanlar da oldu.

Güzel hatıralar da kaldı.

Kendi isteğimle oradaydım ve bugün farklı düşünüyor olmam, o günkü tercihlerimin sorumluluğunu başka birine yüklememi gerektirmiyor.

Fakat yıllar geçince insan bazı kelimelerin anlamını değiştiriyor.

Benim için bunlardan biri de “yaşamak” oldu.

Bir zamanlar çok şey yapmakla hayatı yaşamanın aynı şey olduğunu düşünüyordum.

Şimdi aralarında büyük bir fark görüyorum.

Yoğunluk, anlam değildir

Takvimimizin dolu olması hayatımızın da dolu olduğu anlamına gelmiyor.

Bir gün içinde on farklı şey yapabilirsiniz.

Ama akşam olduğunda hiçbirinin sizde gerçek bir iz bırakmadığını hissedebilirsiniz.

Başka bir gün yalnızca sevdiğiniz bir insanla iki saat konuşursunuz.

Yıllar sonra o iki saati hatırlarsınız.

Çünkü hayatın yoğunluğu ile hayatın anlamı aynı şey değildir.

Daha fazla insan.

Daha fazla iş.

Daha fazla para.

Daha fazla eğlence.

Daha fazla seyahat.

Daha fazla içerik.

Daha fazla hedef.

Bunların hiçbiri tek başına daha fazla hayat anlamına gelmez.

Bazen “daha fazla”, yalnızca daha fazladır.

Kaçış bazen kariyer gibi görünür

Belki de konunun en rahatsız edici tarafı bu.

Bir insan kendisinden kaçarken hayatını dağıtmak zorunda değildir.

Tam tersine, hayatını dışarıdan çok başarılı görünen bir noktaya taşıyabilir.

Sabah herkesten önce işe gelir.

Gece herkesten sonra çıkar.

Sürekli yeni hedefler belirler.

Kazandığı başarıdan birkaç gün sonra yenisini ister.

Bir türlü duramaz.

Çevresindeki insanlar onu çalışkan, disiplinli ve hırslı görür.

Bunların hepsi gerçekten doğru olabilir.

Ama aynı anda başka bir şey de doğru olabilir:

İnsan çalışmayı sevdiği kadar, çalışmadığında hissedeceği şeylerden de kaçıyor olabilir.

Belki eve gitmek istemiyordur.

Belki yalnız kaldığında kendisini değersiz hissediyordur.

Belki başarısının olmadığı bir hayatta kim olduğunu bilmiyordur.

Belki yıllardır kendisine değerini yalnızca ürettikleri üzerinden anlatmıştır.

Bu nedenle “çok çalışıyor” cümlesi insan hakkında her şeyi anlatmaz.

Asıl soru bazen şudur:

Neden duramıyor?

Sosyallik de yalnızlığın üstünü örtebilir

Aynı durum ilişkilerimizde de olabilir.

Bir insanın çevresi çok geniş olabilir.

Sürekli arkadaşlarıyla görüşebilir.

Telefonunda yüzlerce kişi olabilir.

Her hafta başka bir masaya oturabilir.

Ama bütün bunlar onun kendisini yalnız hissetmediği anlamına gelmez.

Çünkü yalnızlık her zaman çevremizde insan bulunmaması değildir.

Bazen yüzlerce insanın içinde kimseye gerçekten kendimizi anlatamamaktır.

Bu nedenle sürekli insanlarla birlikte olma isteğimizin altında da bazen başka bir ihtiyaç bulunabilir.

Eve dönmemek.

Sessiz kalmamak.

Bir ilişkinin eksikliğini hissetmemek.

Kendimizle baş başa kalmamak.

Kalabalık bazen yalnızlığın çözümüdür.

Bazen de yalnızlığımızı duymamızı engelleyen gürültüdür.

Telefon elimizdeki en kolay kaçış kapısı olabilir

Eskiden insanın boş kalması daha kolaydı.

Birini beklerken beklerdik.

Otobüste camdan bakardık.

Yemek yerken yalnızca yemek yerdik.

Uyumadan önce bir süre düşünürdük.

Bugün hayatımızdaki en küçük boşluğu bile doldurabiliyoruz.

Asansörde.

Trafikte.

Tuvalette.

Yatakta.

Bir arkadaşımız masadan kalktığında bile.

Elimiz hemen telefona gidiyor.

Belki de modern hayatın bize verdiği en büyük imkânlardan biri aynı zamanda en büyük kaçışlarımızdan biri:

Kendimizle hiç yalnız kalmadan yaşayabilmek.

Birkaç saniyelik sessizlik bile artık doldurulması gereken bir boşluk gibi geliyor.

Oysa bazen tam da o boşlukta düşünmemiz gereken şeyler vardır.

Her meşgul insan kendinden kaçmıyor

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.

Çok çalışmak sorun değildir.

Sosyal olmak sorun değildir.

Gezmek, eğlenmek, üretmek, hedef sahibi olmak veya telefon kullanmak da tek başına bir kaçış değildir.

İnsan gerçekten bunlardan keyif alabilir.

Hayatının hareketli olmasını sevebilir.

Mesele davranışın kendisi değil.

O davranış ortadan kalktığında ne olduğudur.

Bir hafta sonu hiçbir planınız olmadığında huzursuz oluyor musunuz?

Telefonunuz yanınızda olmadığında ne yapacağınızı bilemiyor musunuz?

İşiniz birkaç gün sakinlediğinde kendinizi değersiz mi hissediyorsunuz?

Yalnız kaldığınız anda hemen birilerini arama ihtiyacı mı duyuyorsunuz?

Bir hedefe ulaştığınız anda tadını çıkarmadan yenisini mi arıyorsunuz?

Bunların her birinin farklı nedenleri olabilir.

Ama üzerinde düşünmeye değer ortak bir soru vardır:

Ben gerçekten bunları sevdiğim için mi yapıyorum, yoksa yapmadığımda ortaya çıkan duygudan kaçmak için mi?

Kendimizle kalabilmek

İnsan yalnız kalmayı sevmek zorunda değildir.

Herkesin mizacı farklıdır.

Bazı insanlar kalabalıkta daha iyi hisseder.

Bazıları sessizlikte.

Fakat kendi zihnimizle birkaç dakika kalabilmek başka bir şeydir.

Bazen hiçbir şey yapmamak.

Telefonu bırakmak.

Bir yere yetişmemek.

Üretmemek.

Kimseyi etkilemeye çalışmamak.

Sadece durmak.

İşte orada insanın önüne bazı şeyler gelebilir.

Uzun zamandır ertelediği bir karar.

Bitmiş ama kabul edemediği bir ilişki.

İçinde tuttuğu bir kırgınlık.

Kendisine itiraf etmek istemediği bir mutsuzluk.

Belki de yeni bir hedefe değil, dinlenmeye ihtiyacı olduğu gerçeği.

Bunları görmek her zaman hoş değildir.

Ama bazen hayatımızı gerçekten değiştiren şey, yeni bir şey yapmaya başlamamız değil;

yapmayı bıraktığımızda ne hissettiğimizi fark etmemizdir.

Başarı bile bazen saklanma yeri olabilir

Başarının kötü bir şey olduğunu düşünmüyorum.

Tam tersine, insanın emek verip karşılığını alması değerlidir.

Ama başarı da diğer her şey gibi insanın kendisine anlattığı hikâyenin parçası olabilir.

“Biraz daha kazanırsam rahatlayacağım.”

“Şu hedefe ulaşırsam yavaşlayacağım.”

“Bu iş bittikten sonra aileme daha fazla zaman ayıracağım.”

“Biraz daha büyüyelim, sonra kendime vakit ayırırım.”

Sonra hedef gelir.

Arkasından yenisi gelir.

Ve insan yıllarca gelecekte başlayacağını söylediği hayat için bugününü harcar.

Bir noktada şu soruyla karşılaşabilir:

Ben hayatımı kuruyor muydum, yoksa hayatı yaşamayı sürekli erteliyor muydum?

Belki de insanın kendisinden kaçmasının en saygın biçimi tam olarak budur.

Kimse sizi uyarmayabilir.

Çünkü dışarıdan bakıldığında kaçmıyorsunuzdur.

Başarıyorsunuzdur.

Kendimize sormamız gereken soru

Bazen hayatımıza yeni bir şey eklemek yerine, birkaç şeyi çıkarmak gerekiyor.

Bir akşamı boş bırakmak.

Telefonu sessize almak.

Bir yere yetişmemek.

Kimseye bir şey kanıtlamamak.

Ve kendimize bakmak.

İlk başta rahatsız edici olabilir.

Çünkü gürültü azaldığında içerideki ses yükselir.

Ama belki de insanın gerçekten ne istediğini anlayabilmesi için önce o sesi duyması gerekir.

Bu nedenle bugün kendime de sorduğum soru artık:

“Ne kadar yoğun yaşıyorum?”

değil.

“Ne kadar çok şey başarıyorum?” da değil.

Daha rahatsız edici bir soru:

“Bütün bunları hayatımı gerçekten yaşamak için mi yapıyorum, yoksa kendimle baş başa kalmamak için mi?”

Çünkü insan kendisinden kaçarken bile başarılı görünebilir.

Takvimi dolabilir.

Çevresi kalabalıklaşabilir.

Kazancı artabilir.

Hayatı dışarıdan imrenilecek hâle gelebilir.

Ama bütün bunların arasında hâlâ kaçtığı kişiyle aynı bedende yaşamaya devam eder:

Kendisiyle.

Ahmet Mertkan Koşaroğlu
Okuma köşeme dön ↗
BU DÜŞÜNCEYİ PAYLAŞIN
Bu yazıdan bir söz kartı
İnsan kendisinden kaçarken bile başarılı görünebilir. — Ahmet Mertkan Koşaroğlu
PAYLAŞMAK İÇİN BİR CÜMLE

Bir düşünce,
bir başkasına ulaşsın.

Yazıdan seçilmiş bu cümleyi hikâyenizde paylaşabilirsiniz.

1080 × 1920 · PNG. Telefonda görsel açılırsa üzerine basılı tutup fotoğraflarınıza kaydedebilirsiniz.

OKURUN NOTU

Siz ne düşünüyorsunuz?

Yoğunluğunuz azaldığında kendinizle ilgili ilk neyi fark ediyorsunuz?

Yazının sizde bıraktığı düşünceyi paylaşın. Yorumlar incelendikten sonra adınız ve soyadınızla yayımlanır. Yanıt verdiğimde e-posta ile haberiniz olur.

Yorumlar yükleniyor…

Bir yorum bırakın

E-postanız yayımlanmaz. Yalnızca bu yoruma verdiğim yanıtı iletmek için kullanılır; bülten aboneliği oluşturmaz. Kendi adresinizi yazın.

AHMET MERTKAN KOŞAROĞLU · YENİ KİTAP
Yaşadıkça — Doğru Bildiklerime Yeniden Bakarken kitabının ön kapağı
YAŞADIKÇADoğru Bildiklerime Yeniden Bakarken
KİTAPÇILARDA VE ONLINE SATIŞTA

Bu kitapta
biraz da
siz varsınız.

Bir kararınız. Bir kırgınlığınız.
Yıllar sonra başka türlü baktığınız bir hatıranız.

Bir hayatın içinden, kendi hayatınıza doğru.

KİTABIN ARDINDAKİ HİKÂYESize bir notum var.

İnsan bazı sözleri, söyleyen kişiye artık sarılamayacağı yaşta anlıyor.

Çocukken büyükbabamın söylediği sözleri dinlerdim. Bazılarının anlamını yıllar sonra, kendi hayatımın içinde öğrendim. Bir kararın önünde dururken, bir yanlışımdan dönerken, oğluma bakarken…

İçimden ona anlatmak geliyor. “Şimdi anladım,” demek istiyorum. Sonra, anladığımı söyleyebileceğim yerde olmadığını bir kez daha hatırlıyorum.

En çok da sıradan bir akşama dönmek isterdim. Onun işten geldiği, benim çocuk olduğum, daha önümüzde ne kadar zaman bulunduğunu düşünmediğimiz bir akşama. Biraz daha otursak. Bildiğim bir şeyi yeniden anlatsa. Sesini duysam.

O zaman tekrar gibi gelen şeyin, bir gün insanın en büyük özlemine dönüşeceğini bilmiyordum.

Annemin okumayı öğretmeye çalıştığı çocuk, şimdi bir kitap yazdı. O gün masadan kalkmak istiyordum. Bugün yazdığım her sayfada onun sabrından bir şey var. Bunu bilmesini istiyorum.

Babama kızdığım günler de oldu. Beni anlamasını bekledim. Sonra kendi kararlarımın sonuçlarıyla yaşarken, iyi niyetle de yanılabildiğimizi gördüm. İçimdeki bütün kırgınlıklar geçmedi. Ama artık ona bakarken yalnızca kırıldığım yerleri görmüyorum.

İnsan ailesini anlatırken zorlanıyor. Sevgisi de gerçek, kırgınlığı da. Aynı insana hem söyleyemediği bir sitemi hem de sarılma isteği olabiliyor.

Belki senin de bu satırları okurken aklına gelen biri vardır. Sesini özlediğin, seni bir türlü anlamadığını düşündüğün ya da sevgini zaten bildiğine inanıp söylemeyi ertelediğin biri.

Ben bazı sözlerimi artık hatıralara söylüyorum. Bazılarınıysa hâlâ duyabilecek insanlara yetiştirmek istiyorum.

Her şeyin düzelmesini beklemeden. Bütün kırgınlıklar bitmeden. Hayat biraz daha kolaylaşmadan.

Çünkü bir gün oğlum beni hatırladığında, onu ne kadar sevdiğimi anlamak için benim yaşıma gelmek zorunda kalmasın istiyorum.

Ahmet Mertkan Koşaroğlu
YAZILARDA BULUŞALIM

Yeni bir düşünce,
e-posta kutunuzda.

Yeni yazılarımı e-posta ile almak için abone olun. Dilediğiniz zaman abonelikten ayrılabilirsiniz.

Tüm yazılar herkese açık ve ücretsiz. Abonelik, yazıları e-postayla takip etmek isteyenler için.

Formu gönderdiğinizde aboneliğiniz başlar. Ek e-posta onayı gerekmez.