← Yazılara dön
İLIŞKILER & HAYAT

Yanlış İnsanla Yaşlanmanın Bedeli, Yalnızca Mutsuzluk Değildir.

Birbirimizin yanında dinlenebiliyor muyuz, yoksa birbirimizden dinlenmeye mi ihtiyaç duyuyoruz?

Okuma köşem ↗

Seçimlerin yalnızca bu tarayıcıda saklanır.

Bir akşam eve geldiğinizi düşünün.

“Yorgunum.” diyorsunuz.

“Sen ne yaptın da yoruldun?” cevabı geliyor.

Oysa kimin daha çok yorulduğunu tartışmak istemiyordunuz. Gününüzü savunmak, yaptıklarınızı sıralamak, dinlenmeyi hak ettiğinizi kanıtlamak da istemiyordunuz.

Sadece sevdiğiniz insanın yanında biraz dinlenmek istiyordunuz.

Başka bir akşam bir şeye kırıldığınızı söylüyorsunuz. Bu kez neden bu kadar hassas olduğunuzu açıklamak zorunda kalıyorsunuz.

Bir karar hakkında fikrinizi dile getiriyorsunuz. Konu, kararın kendisinden çıkıp sizin neden sürekli karşı çıktığınıza geliyor.

Sonra kendinizi daha az anlatmaya başlıyorsunuz.

Konuşmalar azalıyor. Tartışmalar azalıyor.

Dışarıdan bakıldığında evliliğiniz sakinleşmiş gibi görünüyor.

Peki gerçekten huzur mu arttı, yoksa biriniz kendisine daha az yer mi ayırmaya başladı?

Tek bir konuşmadan bir evliliğin tamamı hakkında hüküm veremeyiz. Ama yıllardır aynı konuşmanın farklı biçimlerini yaşıyorsak, meseleyi yalnızca “Her evlilikte olur” diyerek kapatmamak gerekir.

Çünkü bugün araştırmaların düşündürdüğü soru, yalnızca evliliğimizde mutlu olup olmadığımız değil.

Birlikte yaşadığımız hayatın sağlığımızla nasıl bir ilişkisi olduğu.

Aynı evde kalmak, aynı hayatı iyi yaşamak değildir

“Yirmi yıldır evliyiz.”

Bu cümlede emek olabilir. Bağlılık, arkadaşlık, birlikte aşılmış güçlükler olabilir.

Ama yalnızca yıl sayısına bakarak o evin içinde nasıl yaşandığını bilemeyiz.

Bir çift düşünün. İkisi de yoruluyor, zaman zaman anlaşamıyor. Fakat biri zorlandığında diğeri yükün bir kısmını alabiliyor. Bir hata olduğunda konuşulabiliyor. Birinin ihtiyacı, diğerinin isteğine uymadığında hemen sevgisi sorgulanmıyor.

Bir başka evde ise düzen sürüyor ama bunu sürdürmenin şartı hep aynı kişinin susması. Birinin öfkesi anlaşılmak zorunda; diğerinin kırgınlığı gereksiz bulunuyor. Birinin yorgunluğu dinlenme hakkı veriyor; diğerininki açıklama gerektiriyor.

İki çift de yıllardır evli olabilir.

Ama aynı yılları yaşamıyorlar.

Bir evliliğin devam etmesiyle, içindeki insanların iyi olması aynı şey değildir.

Başlıktaki “yanlış insan” ifadesini de bir tartışmanın ardından eşimize yapıştıracağımız etiket olarak görmüyorum. Asıl konuşmak istediğim, birbirimize nasıl bir hayat yaşattığımız.

Terman araştırması: Evlenmek ömrü uzatır mı?

Lewis Terman’ın 1921’de başlattığı uzun süreli araştırma, yüksek zihinsel yetenekleriyle seçilmiş çocukların yaşamlarını izliyordu. Bu kayıtlar, ilerleyen yıllarda evlilik geçmişi ve yaşam süresi arasındaki ilişkiyi incelemek için de kullanıldı.

1996’da yayımlanan bir analizde 1.077 kişinin orta yaştaki evlilik geçmişi ile sonraki ölüm riski değerlendirildi. Orta yaşa kadar kesintisiz evli kalanlar, evliliklerinde ayrılık yaşamış olanlara göre daha uzun yaşama eğilimi gösteriyordu. Fakat orta yaşa kadar hiç evlenmemiş kişilerin ölüm riski, kesintisiz evli kalanlardan anlamlı biçimde daha yüksek değildi.

Bu son ayrıntı, “Evlenen uzun yaşar” cümlesini sorgulatıyor.

Araştırmacılar, evlilik geçmişiyle ölüm riski arasındaki ilişkinin bir bölümünü çocukluktan gelen psikososyal özelliklerin açıklayabileceğini belirtiyordu. Aynı özellikler hem ileride kurulacak ilişkilerle hem sağlıkla bağlantılı olabilirdi. Dolayısıyla çalışma, evlenmenin tek başına ömrü uzattığını kanıtlamıyordu.

Burada bir ayrımı daha korumamız gerekiyor: Terman’ın bu analizi doğrudan mutlu ve mutsuz evlilikleri karşılaştırmıyordu; evlilik geçmişini inceliyordu. Evliliğin niteliğiyle sağlık arasındaki bağı anlamak için başka çalışmalara da bakmalıyız.

Araştırmalar mutsuz evlilikler hakkında ne söylüyor?

Elizabeth Lawrence ve çalışma arkadaşlarının 2019’da yayımlanan araştırmasında, evliliklerinde “pek mutlu olmadığını” söyleyenlerin takip süresindeki göreli ölüm riski, “çok mutlu” olduğunu söyleyenlerden yaklaşık yüzde 37 daha yüksek bulundu. Bu karşılaştırmada çeşitli demografik, sosyoekonomik ve diğer etkenler hesaba katılmıştı.

Bu sayı çarpıcı. Ama onu yanlış bir cümleye çevirmemeliyiz:

“Mutsuz evlilik ömrü yüzde 37 kısaltır” diyemeyiz.

Araştırma gözlemseldi. Bir insanın kaç yıl yaşayacağını hesaplamıyordu. Üstelik genel yaşam mutluluğu da analize eklendiğinde ilişki zayıflıyordu. Kötü sağlığın evlilik mutluluğunu bozması gibi ters yöndeki etkiler de tamamen dışlanamıyordu.

Daha geniş bir değerlendirmede, 126 araştırma ve 72 binden fazla kişinin verileri bir araya getirildi. Daha iyi evlilik kalitesi, genel olarak daha iyi fiziksel sağlıkla ilişkili bulundu. Etkiler çoğunlukla küçüktü ve sonuçlar her sağlık ölçümünde aynı değildi.

Bu çalışmaların bize söylediği şey, eşimizi hastalıklarımızın sorumlusu ilan etmek değil.

İlişkide nasıl yaşadığımızı, sağlığımızdan tamamen ayrı bir konu saymamak gerektiği.

Tartışma bitiyor. Peki beden açısından her şey bitiyor mu?

Janice Kiecolt-Glaser ve çalışma arkadaşlarının 42 evli çiftle yaptığı araştırmada, çiftler iki farklı ziyarette incelendi. Birinde destekleyici bir konuşma yaptılar; diğerinde evliliklerindeki bir anlaşmazlığı tartıştılar.

Araştırma kapsamında oluşturulan küçük deri yaralarının, çatışma görüşmesinden sonra daha yavaş iyileştiği görüldü.

Bu, “Her tartışma ömrünüzden götürür” demek değil. Küçük bir grupta, özel koşullarda yürütülmüş bir çalışma.

Ama üzerinde durmaya değer bir bulgu: Eşler arasındaki etkileşim, yalnızca o an nasıl hissettikleriyle sınırlı kalmayabilir; bedensel süreçlerle de bağlantılı olabilir.

Bu yüzden “Kafaya takma” cümlesini her sorunun cevabı gibi kullanmak istemiyorum.

Bir insanın yaşadığı sıkıntıyı, yalnızca onu daha az düşünmesini isteyerek çözmüş olmayız.

Evde hep siz kazanıyorsanız, ilişkiniz ne kaybediyor?

Evlilik hakkında konuşurken bazen şu cümleye rastlarız:

“Sonunda dediğime geldi.”

Belki gerçekten anlaşmışsınızdır.

Ama bir an için başka bir ihtimali düşünelim.

Eşiniz sizi ikna edemeyeceğini düşünüp konuşmayı bırakmış olabilir mi? İtirazının ardından yaşanacak soğukluğu göze alamamış olabilir mi? O akşamki huzuru korumak için kendi isteğini geri çekmiş olabilir mi?

Bunların gerçekleştiğini dışarıdan bilemeyiz. Fakat kendi ilişkimizde sorabiliriz:

“Biz anlaştık mı, yoksa o vazgeçti mi?”

Aradaki farkı görmek her zaman hoşumuza gitmeyebilir.

Çünkü istediğimiz gerçekleştiğinde konuşmanın iyi bittiğini düşünmek kolaydır. Karşımızdaki insanın o konuşmadan nasıl çıktığını merak etmek daha zordur.

Bir evlilikte her konuda aynı fikirde olmak gerektiğini düşünmüyorum. Ama aynı fikirde olmadığımızda da iki kişinin sözünün bir karşılığı olmasını önemsiyorum.

Eşinizin susması, sizin haklılığınızın belgesi değildir.

İyi evlilik, hiç zorlanmamak değildir

Bütün bunları okurken kusursuz bir ilişki aramaya da başlamayalım.

Hastalık olur. Maddi sıkıntı olur. İşler yolunda gitmez. Çocuklarla ilgili sorumluluklar ağırlaşır. İnsan yorulur, yanlış konuşur, bazen sevdiği kişiyi de incitir.

Bu yüzden bir evliliğin yalnızca zor gününe bakarak “Yanlış insanı seçmişim” sonucuna varmak istemem.

Benim için daha anlamlı sorular şunlar:

Sorunu fark ettiğimizde konuşabiliyor muyuz? Yanlış yaptığımızda sorumluluk alıyor muyuz? Verdiğimiz sözün davranışlarımızda bir karşılığı oluyor mu? Aynı mesele tekrarlandığında yalnızca yeni bir özür mü geliyor, yoksa bir şey gerçekten değişiyor mu?

Önemli olan hiç incinmemek değil; incinmenin konuşulabilir olması.

Hiç anlaşmazlık yaşamamak değil; anlaşmazlığın bir kişinin değersizleştirilmesiyle çözülmemesi.

Birlikte zorlanmakla, birbirini sürekli zor durumda bırakmak aynı şey değil.

Bu yazıyı eşinize göndermeden önce

Başlığı okuduğunuz anda aklınıza eşiniz gelmiş olabilir.

“Bana iyi geliyor mu?” diye düşünmüş olabilirsiniz.

Şimdi soruyu bir kez tersine çevirelim:

Benimle yaşamak nasıl bir deneyim?

Eşim bana bir sıkıntısını anlatırken dinleneceğini mi düşünüyor, kendisini savunmak zorunda kalacağını mı?

Kendi yorgunluğuma gösterdiğim anlayışı onun yorgunluğuna da gösteriyor muyum?

Benim aileme gösterilmesini istediğim saygının aynısını onun ailesine gösteriyor muyum?

Kendi kararlarımı özgürlük sayarken onun kararlarını uzaklaşma olarak mı yorumluyorum?

Bir sorunu dile getirdiğinde çözüm mü arıyoruz, yoksa konuyu açtığı için pişman mı oluyor?

Bu sorular, yaşanan her sorunun suçunu kendimize yüklemek için değil. İyi niyetimizle günlük davranışlarımız arasındaki mesafeyi görebilmek için.

Çünkü “Ben eşimi seviyorum” diyebiliriz.

Daha zor soru şudur:

Eşim bu sevgiyi, günlük hayatımızın neresinde hissedebiliyor?

Evliliği korumak, içindeki insanı gözden çıkarmak değildir

Bu yazı “Mutsuzsan hemen ayrıl” demiyor. “Ne olursa olsun evli kal” da demiyor.

Araştırmalardan kişisel hayatlara böyle talimatlar çıkaramayız. Hastalık, ekonomik koşullar ve başka yaşam yükleri de evlilik ve sağlık ilişkisinin içinde yer alabilir. Tek bir neden aramak tabloyu eksiltir.

Ama üzerinde düşünmeye değer bir ayrım var:

Evliliği sürdürmek için emek vermek başka, sorunları konuşmayı evliliğe zarar vermek saymak başka.

Sorumlulukları yeniden paylaşmak, birbirimizi dinlemek ve gerektiğinde uygun uzman desteğini değerlendirmek, ilişkiyi önemsemenin bir parçası olabilir. Ancak tehdit, şiddet veya baskıyla kontrol söz konusuysa öncelik güvenlik ve bireysel destektir. Böyle durumlarda birlikte terapiye gitmek her zaman güvenli bir seçenek değildir.

Bir evliliğin devam etmesini istemekle, o evin içinde iki insanın da iyi olmasını istemek birbirinden ayrılmamalı.

Birlikte yaşlanırken birbirimize ne yapıyoruz?

Birlikte yaşlanmak güzel bir dilek.

Yıllarca aynı hatıraları paylaşmak, zor zamanlarda birbirine yaslanmak, değişen hayatın içinde birbirini yeniden tanımak kıymetli.

Ama yalnızca kaç yıl evli kaldığımızı konuşmak yetmiyor.

O yıllarda kendimizi anlatabildik mi? Birbirimize yer açabildik mi? Yanlışlarımızı konuşabildik mi? Birimizin gücü azaldığında diğeri yanında durabildi mi?

Yanlış insanla yaşlanmanın bedeli, yalnızca mutsuzluk olmayabilir. Bunu birbirimizi korkutmak için değil, birlikte kurduğumuz hayatı daha ciddi düşünmek için söylemek istiyorum.

Birbirimizin yaşam süresini hesaplayamayız.

Ama bugün birbirimize nasıl davrandığımıza bakabiliriz.

Akşam eve geldiğimizde hangi yüzle karşılaştığımıza. “Yorgunum” dediğimizde ne duyduğumuza. Bir şeyi istemediğimizde sevgimizden şüphe edilip edilmediğine. Kırıldığımızı söylediğimizde konuşmaya yer açılıp açılmadığına.

Çünkü aynı insanla bir ömür geçirmek kadar, o insanın yanında nasıl bir ömür geçirdiğimiz de önemli.

Birbirimizin yanında dinlenebiliyor muyuz, yoksa birbirimizden dinlenmeye mi ihtiyaç duyuyoruz?

Ahmet Mertkan Koşaroğlu
Okuma köşeme dön ↗
BU DÜŞÜNCEYİ PAYLAŞIN
Bu yazıdan bir söz kartı
Birbirimizin yanında dinlenebiliyor muyuz, yoksa birbirimizden dinlenmeye mi ihtiyaç duyuyoruz? — Ahmet Mertkan Koşaroğlu
PAYLAŞMAK İÇİN BİR CÜMLE

Bir düşünce,
bir başkasına ulaşsın.

Yazıdan seçilmiş bu cümleyi hikâyenizde paylaşabilirsiniz.

1080 × 1920 · PNG. Telefonda görsel açılırsa üzerine basılı tutup fotoğraflarınıza kaydedebilirsiniz.

OKURUN NOTU

Siz ne düşünüyorsunuz?

Birlikte geçirilen yılların ilişkinize ne kattığını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yazının sizde bıraktığı düşünceyi paylaşın. Yorumlar incelendikten sonra adınız ve soyadınızla yayımlanır. Yanıt verdiğimde e-posta ile haberiniz olur.

Yorumlar yükleniyor…

Bir yorum bırakın

E-postanız yayımlanmaz. Yalnızca bu yoruma verdiğim yanıtı iletmek için kullanılır; bülten aboneliği oluşturmaz. Kendi adresinizi yazın.

AHMET MERTKAN KOŞAROĞLU · YENİ KİTAP
Yaşadıkça — Doğru Bildiklerime Yeniden Bakarken kitabının ön kapağı
YAŞADIKÇADoğru Bildiklerime Yeniden Bakarken
KİTAPÇILARDA VE ONLINE SATIŞTA

Bu kitapta
biraz da
siz varsınız.

Bir kararınız. Bir kırgınlığınız.
Yıllar sonra başka türlü baktığınız bir hatıranız.

Bir hayatın içinden, kendi hayatınıza doğru.

KİTABIN ARDINDAKİ HİKÂYESize bir notum var.

İnsan bazı sözleri, söyleyen kişiye artık sarılamayacağı yaşta anlıyor.

Çocukken büyükbabamın söylediği sözleri dinlerdim. Bazılarının anlamını yıllar sonra, kendi hayatımın içinde öğrendim. Bir kararın önünde dururken, bir yanlışımdan dönerken, oğluma bakarken…

İçimden ona anlatmak geliyor. “Şimdi anladım,” demek istiyorum. Sonra, anladığımı söyleyebileceğim yerde olmadığını bir kez daha hatırlıyorum.

En çok da sıradan bir akşama dönmek isterdim. Onun işten geldiği, benim çocuk olduğum, daha önümüzde ne kadar zaman bulunduğunu düşünmediğimiz bir akşama. Biraz daha otursak. Bildiğim bir şeyi yeniden anlatsa. Sesini duysam.

O zaman tekrar gibi gelen şeyin, bir gün insanın en büyük özlemine dönüşeceğini bilmiyordum.

Annemin okumayı öğretmeye çalıştığı çocuk, şimdi bir kitap yazdı. O gün masadan kalkmak istiyordum. Bugün yazdığım her sayfada onun sabrından bir şey var. Bunu bilmesini istiyorum.

Babama kızdığım günler de oldu. Beni anlamasını bekledim. Sonra kendi kararlarımın sonuçlarıyla yaşarken, iyi niyetle de yanılabildiğimizi gördüm. İçimdeki bütün kırgınlıklar geçmedi. Ama artık ona bakarken yalnızca kırıldığım yerleri görmüyorum.

İnsan ailesini anlatırken zorlanıyor. Sevgisi de gerçek, kırgınlığı da. Aynı insana hem söyleyemediği bir sitemi hem de sarılma isteği olabiliyor.

Belki senin de bu satırları okurken aklına gelen biri vardır. Sesini özlediğin, seni bir türlü anlamadığını düşündüğün ya da sevgini zaten bildiğine inanıp söylemeyi ertelediğin biri.

Ben bazı sözlerimi artık hatıralara söylüyorum. Bazılarınıysa hâlâ duyabilecek insanlara yetiştirmek istiyorum.

Her şeyin düzelmesini beklemeden. Bütün kırgınlıklar bitmeden. Hayat biraz daha kolaylaşmadan.

Çünkü bir gün oğlum beni hatırladığında, onu ne kadar sevdiğimi anlamak için benim yaşıma gelmek zorunda kalmasın istiyorum.

Ahmet Mertkan Koşaroğlu
YAZILARDA BULUŞALIM

Yeni bir düşünce,
e-posta kutunuzda.

Yeni yazılarımı e-posta ile almak için abone olun. Dilediğiniz zaman abonelikten ayrılabilirsiniz.

Tüm yazılar herkese açık ve ücretsiz. Abonelik, yazıları e-postayla takip etmek isteyenler için.

Formu gönderdiğinizde aboneliğiniz başlar. Ek e-posta onayı gerekmez.